Nüfus hakkında bilgiler - nüfusun tarihsel gelişimi - nüfusun tarihsel değişimi - nüfusun tarihsel süreçteki değişimi





Cipolla’nın “Dünya Nüfusunun İktisat Tarihi” adlı kitabı, kısaca insanlığın doğuşundan başlayıp günümüze kadar gelen tarihsel süreç içinde geçirdiği devinimi anlatmaktadır. Bu süreç ana hatlarıyla ziraat devrimiyle başlayıp onun ışığında sanayi devrimine geçişi, bu aşamalar sırasında insanlığın enerjiyi nasıl keşfettiğini ve kullandığını, insanlığın nüfus artışı ve ölümlerle nasıl başa çıktığını, bunun doğurduğu ekonomik etkenlere değinmekte ve tüm bunların nereye kadar sürebileceğinin bir öngörüsünü oluşturmaktadır.
Kitabın ilk bölümü, insanoğlunun dünyaya gelişini, yaşamayı, barınmayı, yemeyi ve içmeyi öğrenmesini, yazarın yorumuyla hayvani yaşamdan insani yaşama geçişini anlatmaktadır. İlk bölümde dikkati çeken başka bir yorum, insanın dünya üzerinde çok ince bir zar oluşu ve bu zarın o çağlarda dünya için ne kadar önemsiz oluşunu, çok çabuk yok olabileceğinin vurgulanmasıdır. Belki de bu yorum, bahsedilen bu zarın zaman geçtikçe dünyaya ne kadar zarar verebileceğini ve kolay kolay (hatta hiç) yok olmayacağını kitabın ilerleyen bölümlerinde irdeleyecektir.
Tarihsel süreç olarak ilk bölümde neolitik çağa geçişin (iktisadi olarak besin toplayıcılından besin üreticiliğine geçiş) M.Ö. 7000 yıllarında görüldüğünden bahsedilmektedir. Avcılıktan ziraata geçiş bir devrim olmuş ve avcılık kenara itilmiş bir uğraş haline gelmiştir. 1780 yıllarında ise avcılık neredeyse tamamen terkedilmiştir. İnsanlar geçimlerini çiftçilikle sağlamaya başlamışlardır. 18. yy.ın sonlarına gelindiğinde ise sanayi devrimi gerçekleşmiş ve bütün toplumlarda çok köklü değişimler görülmüştür. Sanayi devrimine geçişle birlikte ciddi enerji sorunları ortaya çıkmıştır. Kitabın ikinci bölümü enerji kaynaklarının keşfedilmesi, enerjinin dönüştürülmesi ve bunların ziraat ve sanayi devrimlerinde kullanılmasını anlatmaktadır.
İkinci bölümde dikkati çeken bir yorum, enerjinin dönüştürülmesi, bu dönüşüm esnasında kayba uğrayan enerjinin değeri ve insanlığın enerjiyi ne kadar yanlış kullandığına dikkat çekilmek istenmesidir. Bu bölümde, doğadaki besinlerin insanlara nasıl ulaştığı bahsedilmektedir.
Ziraat devriminden sonra insanlığın tükettiği enerjinin çoğu bitki, insan ve hayvandan sağlanmaktaydı. O dönemde yer altı ve yer üstü doğal kaynaklar kullanılmamaktaydı. Bahsedilen kaynakların kullanılmaya başlanması sanayi devrimiyle ortaya çıkmıştır. Sanayi devriminden sonra da nüfusun aşırı artmasıyla birlikte büyük bir enerji ihtiyacı çıkmıştır. Bu da insanlığın daha ileri yılları düşünmeden çok büyük bir israfla senelerce sürede oluşan kaynakları hızla tüketmelerine yol açmıştır. Bu bölüm kısaca yukarıda anlatılan olayları belki de biraz da uzatarak okuyucuya sunmaktadır. Yazar üçüncü bölümde ise üretim ve tüketim başlığı altında zirai ve sanayi toplumlarını incelemiştir.
Zirai toplumda insanların ihtiyaçları kısıtlı olduğundan yaşam için önemi olmayan mallara talep yoktu. Bu sebepten dolayı da üretim sadece insan yaşamının sürdürülebilmesi için gerekli olan mallar olarak gerçekleştiriliyordu. Aksine sanayi devriminden sonra insan ihtiyaçları artış gösterdi. Bu artış da yeni pazarların doğmasına sebep oldu. Yazar, sanayi öncesi toplumlar için “iyi beslenen, sağlıklı, faydalı tatminleri teşvik eden kültür hayatı” diye nitelenen duruma bugün için bir hayal olarak bakılacağını belirtmiştir ve zirai toplumlarda halk kitlelerinin tam bir sefalet içinde yaşadığını vurgulamıştır. Kitabın dördüncü bölümünde ise doğum ve ölümden bahsedilmektedir.
Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen toplumlarda ve günümüzde ilkel sayılabilecek toplumlarda nüfusun az olduğu görülmektedir. Bunun sebebi bu toplulukların yaşamları yaşam için seçilen bölgeyle, iklim şartlarıyla ve benzeri durumlarla açıklanabilir. Zirai toplumlara bakıldığında ise nüfus artış ve ölüm oranlarının daha istikrarlı bir hal aldığı görülmektedir. Ancak yine bu toplumlarda büyük salgınlar, doğal afetler gibi sebepler ile nüfus oranlarında çok büyük dalgalanmalar görülmüştür. Sanayi toplumuna geçildiğinde nüfus artışının tahmin edilenin üzerinde bir artış gösterdiği gözlenmiştir. Teknoloji ve hayat şartlarının gelişmesiyle görülen bu artış, yine teknoloji ve insan doğasındaki vahşiliğin sonucu olarak savaşlarla yine büyük dalgalanmalar yaşamıştır.
Nüfus artışının sebep olduğu talep artışları sanayileşme için bir handikap teşkil etmektedir. Kaynak kıtlıkları görüleceğinden yine enerji sorunlarıyla karşılaşmak nüfus artışının dezavantajıdır. Yazar beşinci bölüme “ne kadar kalabalık?” ana başlığı ile başlamıştır.
Cipolla, bu bölümde nüfus artışının ve hayat seviyesinin birlikte nasıl bir artış gösterdiğini açıklamaktadır. Pearl adında Amerikalı bir bilim adamının sinekler üzerinde yaptığı, sineklerin yaşam alanlarını yani laboratuar ortamındaki kavanozu herhangi bir şekilde genişletme şansına sahip olmadıkları ve insanlığı o dönem için bu deneyle bir tutan bir eşleştirmeye gidildiği görülmektedir. Aksine insanlık çevresindeki kaynakları sadece yaşamak için değil teknolojik ve organizasyonel ilerleme sayesinde genişletecek yetenek ve bilgiye sahiptir. Yazar bu bölümde de önceki bölümlerde olduğu gibi konuyu ziraat devrimi ve sanayi devrimi açısından incelemiştir. Nüfus patlamasının sanayi devriminden sonra görüldüğünü ve bu aşamadan sonra önce Avrupa’da çıktığı için Avrupa’nın daha sonra da tüm dünyanın etkilendiği görülmektedir. Sanayi devrimi Avrupa’da çıktığı için ve Avrupa’nın nüfusu hızla arttığı için yerleşim sorunları görülmeye başlandı bunun akabinde Avrupalılar tüm dünyaya yayılıp sömürgeci bir anlayışla yeni dünyanın hakimi oldular. Ayrıca sanayiye geçişle birlikte hayat şartlarını bozan, temiz su dinlendirici sessizlik gibi şeylerin iktisadi bir değeri olmaktadır.
Kitabın son bölümünde nüfus artışının ne kadar daha ilerleyebileceği, insanın biyolojik geçmişi ve insan sayısının mı kalitesinin mi önemli olduğunu anlatılmaktadır. İnsandan “yarı vahşi, hayvana benzeyen ve eğitilmiş koyun” mantığıyla bahseden bu bölüm insanda yer alan vahşiliğin günümüz şartlarına göre geliştiğini ve hızla gelişmekte olduğunu çok fazla irdelememiştir. İnsanın sayısının artışıyla birlikte marjinal değerinin düştüğünü belirten bölüm, insanın çok olmasını değil kaliteli olması gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak sanayi devrimiyle birlikte görülen nüfus artışı bu tezi çürütmektedir.